Hafiye 99’u kim çizdi, orijinal adı neydi?

Çocukluğumda, 80’li yıllarda okuduğum Milliyet Çocuk dergilerinde yer alan Hafiye 99 bulmaca-çizgi dizisi, derginin en çok ilgimi çeken bölümlerden biriydi.

Sizinle Hafiye 99’un kim tarafından çizildiğini, ilk olarak nerede yayımlandığını ve özgün adının ne olduğunu paylaşmak istiyorum.

Hafiye 99, Fransız sanatçı Marc Moallic‘in (7 Ocak 1907 – 20 Mayıs 2004) eseriymiş. Çizgi dizinin orijinal adı “Ludovic“miş. Bu seri, 1970’li yıllarda “Vaillant/Pif” dergisinde yayımlanmış.

Çocukluğumun en sevdiğim çizgi-dizi ve bulmacalarından olan Hafiye 99’u çizen ve biz çocuklara (evet, hala “biz çocuklar”) armağan eden Marc Moallic‘i saygıyla anıyorum.

Bu bilgileri edindiğim kaynak şurada

Çocuk edebiyatının önemi üzerine…

Çocukluğumda, 80’li yıllarda Milliyet Çocuk dergilerini baştan sona, satır satır okumaya, derginin sayfalarındaki resimleri, fotoğrafları uzun uzun incelemeye bayılırdım. Cimcime, Red Kit, Mırnav gibi çizgi dizi ve romanlar, Kırk Ambar, Heredot Bile Şaşmıştı, Dr. Cüneyt Arkın (Sağlık Köşesi), Hafiye 99, Keskin Hafiye, Satranç ve daha nice bölüm ve köşeleri ilgiyle okuduğumu hatırlıyorum. Çocukluğumdaki en büyük eğlencelerimden biri bu dergileri tekrar tekrar okumaktı.

O sayfalarda okuduklarımdan çok şey öğrendim. Çocukluğumdan beri çok sevdiğim bir oyun olan satrancın nasıl oynanacağını da bana yine o dergi öğretti.

O dergilerin hafızamda ve hatıralarımda bir yeri hep olacak. Bugün sahip olduğum az-çok birikimde o günlerde okuduklarımın katkısı olduğuna şüphe yok.

Çocuk dergilerinin, çocuk kitaplarının, çocuk edebiyatının, kütüphanelerdeki çocuk bölümlerinin bolluk, çeşitlilik ve kalitesinin, çocuk yayınlarına erişilebilirliğin, bir ülkenin geleceğini belirleyecek kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Burada, Amerika’da, bu konuda gelinen seviye hayranlık uyandırıcı… Bir gün Türkiye’deki bütün çocukların da bu seviyede imkanlara kavuşmasını diliyorum. Toplanan vergiler buna değilse neye harcanmalı, bilemiyorum.


Bir ek: Bir arkadaşım bu yazıyı okuyunca çocuk edebiyatıyla ilgili şu blogdan söz etti. Buraya linkini bırakmış olayım. Siz de bu konuyla ilgili diğer blog ve sitelerden bu yazının altına yorum bırakarak söz edebilirsiniz.

İkinci bir ek:

Aşağıdaki videonun ilk 3 dakikasını izleyebilirsiniz. Çocuk kitaplarının öneminden söz ediliyor.

https://www.youtube.com/watch?v=uJ7YxsJJMfk

Üçüncü bir ek:

Yakında burada bir liste paylaşacağım.

Yoluma Devam Edeceğim

Bana öğüt verenler, zamanla delirdiler.
İyi ki dediklerine hiç aldırmadım.
Beceriksizliklerim onları öyle üzdü ki saçları ağardı ve buruştular.
Mideleri de artık kestaneleri öğütemez oldu.
Nihayet bir sonbahar çökkünlüğü, onlarda akıl bırakmadı.
Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.
Unutkan ve saygılı mı olayım, ya da ne olduklarını açıkça söyleyeyim mi?
Beni yalnız bıraksalar tüm kimliğimi değiştireceğim.
Derimden sıyrılacak, başka bir ağız edineceğim.
Ve bambaşka biri olunca da en, en başta ne idiysem, ben ona dönüşeceğim.
Yoluma işte böyle devam edeceğim…

Pablo Neruda

Hukukun kaynağı

Bilgi günahtır. Adem ve Havva o ağacın meyvelerinden yediler ve olanlar oldu. Bir süre sonra, Nicolaus Kopernik, Giordano Bruno ve Galileo Galilei dünyanın güneşin etrafında döndüğünü kanıtlamanın cezasını çektiler. Kopernik ölümün artık çok yakın olduğunu hissedene kadar bu sarsıcı buluşunu yayınlamaya cüret edemedi. Katolik Kilisesi onun kitabını yasak kitaplar listesine ekledi.

Gezgin ozan Bruno, diyar diyar gezerek Kopernik’in sapkınlığını yaydı: dünya evrenin merkezi değil, sadece güneş sistemindeki herhangi bir gezegendir. Kutsal Engizisyon onu sekiz yıl boyunca bir hücreye kapattı. Birçok kez yaptığından pişmanlık duyduğunu söylemesini teklif ettiler, Bruno her seferinde reddetti. Bu inatçı kafa en sonunda, Roma’nın pazar yeri Campo dei Fiori’de, büyük bir kalabalık önünde yakıldı. Alevlerin arasında kavrulurken üzerinde çarmıha gerilmiş İsa figürü bulunan bir haçı dudaklarına yaklaştırdılar. O kafasını çevirdi.

Birkaç yıl sonra, teleskopunun otuz iki tane büyütücü merceğiyle gökyüzünü inceleyen Galileo onun doğru söylediğini teyit etti.

Dine küfretmekten hapse atıldı.

Sorgulamalarda söylediklerinden çark etti.

Yüksek sesle, dünyanın güneşin etrafında döndüğüne inanan herkesi lanetlediğine yemin etti.

Dediklerine göre, bunun hemen ardından alçak sesle, onu sonsuza kadar meşhur eden sözleri sarf etti.

Eduardo Galeano, Aynalar, Sel Yayıncılık, s. 115-116.

Yazarın bahsettiği gezgin ozan Bruno’nun tam adı Giordano Bruno. 1548-1600 yılları arasında yaşamış. Bir din adamı, bilim adamı, gökbilimci… Katolik kilisesinin öğretilerine aykırı düşünceleri sebebiyle Roma’da, Campo de’ Fiori meydanında yakılarak ruhu şeytanî günahlarından arındırılmış. Bugün o meydanda bir anıtı yükseliyor.

794px-Brunostatue

Yakarak öldürme eski bir ceza. Hammurabi kanunlarında var. Tevrat’ta var (Yaradılış, 18:24). Eski Mısır’da, Antik Roma’da, Ortaçağ’da Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde tarih boyunca sayısız kere uygulanmış. Son olarak İŞİD (diğer adıyla DAİŞ) mensupları arasında popüler olduğunu duyuyoruz.

İnsanlık tarihi, neyin hukukun kaynağı olarak belirlendiğinin taşıdığı hayatî öneme dair sayısız dersle dolu…

Devlet ve Ben

Bir devlete benzetiyorum kendimi
İşim gücüm bitmeyor.
Bir türlü yerleşemeyorum odamda.
Her istediğim kitabı alamayorum
Planlar içinde geçiyor ömrüm
Başlayıp tamamlayamayorum.

Bir devlete benzetiyorum kendimi
İçimdeki hükümetin gidişini anlamayorum.
Yıllar ötesini düşünür düşünmez
Hemen mesud ve zengin oluyorum.
Nedense geçmiş günler unutuluyor.
Tarih kitabı gibi hatıra defterlerimi okuyorum.

Özdemir Asaf

 

Hortlaklı Köy

Stephen King’in “Hortlaklı Köy” (özgün adı “Jerusalem’s Lot”) isimli öyküsünü severim. Zaman zaman açar, yeniden okurum.

Mekanlar, nesneler ve olaylar karanlık ve ürkütücüdür. Her sayfa daha tedirgin bir ruh haliyle, bununla birlikte artan bir merakla çevrilir. Gerilim giderek yükselir. Bu okuma zevkini süslü kelimeler, uzun cümleler kullanmadan okura tattırabilmek kolay bir sanat değil.

Öyküde bir anlatıcı bulunmaması da hoşuma gider. Tüm hikaye sadece mektuplar, günlük alıntıları ve notlar üzerinden aktarılır. Bu anlatım tarzı, anlatılanları daha gerçekçi kılıyor ve galiba okur -kendisine seslenen bir anlatıcı olmadığından- daha “orada” ve yalnız hissediyor. Böyle bir öyküye uygun bir tarz.

Öykünün İngilizcesini “Night Shift” adındaki derlemede okumuştum. Türkçesini “Hayaletin Garip Huyları” adlı kitapta buldum, Altın Kitaplar’dan çıkmış. Bu kitap artık yayımlanmıyor. nadirkitaplar.com‘dan 1989 yılı 1. baskısını temin edebildiğim için mutluyum.

Seni Kahve Paklar

[…] Bitişik odada Enver Efendi, kızını odanın köşelerinden birine oturtmuş, önüne bir gaz sandığı koymuş, üstünde kitap, kendisi de karşısına geçmiş bir kalemin ucu ile satırları gösteriyor, çocuk kalemin ucuna gelen yazıları okumaya çalışıyor. Yanlış okuyunca tokat geleceğini, kulağından tutulup burnu kitaba sürüleceğini bildiği için korkuyor, başını sakınıyordu.

Okunan şey: Kuran; ne kız okuduklarını anlıyor, ne de babası. Kızın yanlış okuduklarını babası doğru okuyabiliyor mu? Belli değil!

Kızcağız yedi sekiz yaşlarında kadar, cılız bir çocuk. Güzel değilse de, sevimsiz de değil. Anlayışsız bir kıza da benzemez. Korkmasa bu çetrefil, okunmaz sözleri belki daha kolay okuyacak. Babası, çocukların ancak dayakla okuyabileceklerine inanmış. Bilmiyorsa, döversin, öğrenir; okuyamıyorsa döversin, okur, diye düşünüyor. Harfleri tanıyor, üstün esre de belli, niçin okuyamıyor? Haylazlığından! Tokadı yiyince okur! Şimdi tokadı yer ama, sonra bana dua eder. Çocuğunu dövmeyen, dizini döver. Ölürse yer beğensin, kalırsa el beğensin… Bu sözlerle kendini hazırlayıp, kızdırıp, kudurtup çocuğunu dövüyor, vurdukça içinde acı bir sevinç duyuyordu.

İhsan Hanımın dedikleri doğrudur. Yedi sekiz gün içinde kızcağız süzülmüş, solmuş, gözleri çukura kaçmıştı. Sol yanağında, sol gözünün kıyısında bir sinir çekiliyor, bir buruşma uçuyor, çocuğun başını sol omzuna doğru çekiyordu. Gözleri sıtmalı, yanaklarında uçuk bir pembelik, kulakları ateş gibi yanarak bu anlamadığı yazıları okuyordu:

– Ye, ye, yete, yetefaalûne… Yi, yirce, iley… yirce ileyke…

Tokat inecek korkusu ile arasıra başını sakınıyor, babasının elindeki kalemin ucu harflerden birinin çengeline takılınca sakınması artıyordu.

Bu gece kalemin ucu dördüncü olarak bir harfin ucuna takılınca, kızcağız, bir iki kekeleyişten sonra yorgun, durdu. Başını kaldırıp odaya baktı. […]

Memduh Şevket Esendal’ın 1924 yılında yazdığı “Seni Kahve Paklar” isimli hikayesinden…

Bu alıntı, haylazlıklarından ğayn ( غ ) harfini veya diğer mahreçleri bir türlü kusursuz şekilde çıkaramamış ve bunun kaçınılmaz sonuçlarını tekrar tekrar yaşamış bütün çocuklara armağan olsun.

Son cümle: Yenmesi muhakkak olan dayağı beklemenin üzüntü, keder ve sıkıntısı, dayağın kendisinden daha fenadır.

Göç Başlıyor – Memduh Şevket Esendal

“Cenubî amerika latin edebiyatı örneklerinden” bir Memduh Şevket Esendal hikayesi…

Lise edebiyat kitabındaki bir hikayesiyle tanıdım onu. Öyküsünün sonundaki “hayat güzel, insanın ömrü olmalı da yaşamalı” sözü zihnime bir edebiyat dersinde nakşoldu. Hayatın sıradan, basit ayrıntılarını gözlemliyor, duru bir dille anlatıyordu. Kendimi bu üsluba yakın buldum.

“Göç başlıyor”, “Mutlu bir son” adlı hikaye derlemesinden ((Kaynak: M.Ş.E., Mutlu Bir Son, Bilgi Yayınevi, Ocak 2005)). Farklı, masalsı bir hikaye bu. Gerçek olamayacak bir hayalin yoluna düşmeyi anlattığı için sevdim sanırım. İspanyol fatihlerin acıklı Eldorado serüvenlerini anımsattı. Ve biraz da, Don Quixote’yi…

Bir siyaset gülmecesi olarak da okunabilir. Aziz Nesin’i hatırlatan.

“Göç Başlıyor – Memduh Şevket Esendal” yazısını okumaya devam et