Tahkikata geçmeden önce sürelere ilişkin savunmalar hakkında karar verilmesi gerektiğine dair…

Hukuk usulünde, usule uygun olarak ileri sürülmüş hak düşürücü sürelere dayanan itirazlar ve/veya zamanaşımı def’ilerinin tahkikat öncesinde incelenmesi ve şartları var ise davanın reddi gerekir.

HMK m. 142/1’de bu husus şu şekilde ifade edilmiştir:

“Ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra, hâkim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler ile zamanaşımı hakkındaki itiraz ve def’ileri inceleyerek karara bağlar.”

Bu açık hükme karşın uygulamada mahkemeler zamanaşımı ve diğer süreler yönünden karar vermeyi erteleyebilmekte, tahkikat aşamasına geçmekte, esasa ilişkin diğer hususlarda yargılama yapmakta ve hüküm aşamasına gelindiğinde zamanaşımı yönünden red kararı verebilmektedirler.

Taraflar yargılamanın esasa ilişkin derinliklerine girilmesi karşısında zamanaşımı savunmalarının kabul edilmediği zannına kapılmakta ve hüküm aşamasında şaşkınlığa uğramaktadırlar.

Mahkemelerin ön inceleme aşamasından sonra karar vermeleri gereken hususlarda karar vermeyi erteleme alışkanlığı, davaların gereksiz yere uzamasına,  zaman kaybına, ulaşım, bilirkişi ücretleri gibi çeşitli lüzumsuz masraflara sebep olmakta, tarafların ve taraf vekillerinin mağduriyetine neden olmaktadır. Bu konuda tarafların ve vekillerinin talep ve ısrarlarının da çoğu zaman görmezden gelinmesi, yargı pratiğimizde nadir görülen bir uygulama değildir.

Bu konuya ilişkin yakın tarihte verilmiş bir Yargıtay kararına 1 konu davada, hariçten yapıldığı ileri sürülen, başka bir deyimle noterde veya tapu müdürlüğünde resmi şekilde yapılmayan bir taşınmaz satış vaadi sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlık yargılama konusu olmuştur. Davacı, sözleşmeye aykırı olarak satıcının taşınmazı üçüncü kişiye satıp devrettiğini ileri sürerek satıcıya yaptığı ödemelerin iadesini talep etmiştir. Davalı sözleşmeyi ve ödemelerin bir kısmını kabul etmediği gibi kabul edilen ödemelerin kiraya ilişkin olduğunu ve ayrıca ödemelerin iadesi talebinin zamanaşımına uğradığını ileri sürmüştür. İlk derece mahkemesi yaptığı yargılamanın sonunda, dosyada resmi şekilde yapılmış geçerli bir taşınmaz satış vaadi sözleşmesi bulunmadığı, tanık beyanlarıyla da bir sözleşmenin varlığının kanıtlanamadığı 2, bunların yanı sıra ödemenin iadesi talebinin zamanaşımına uğradığı gerekçeleriyle davayı reddetmiştir.

Yargıtay, temyizen yaptığı incelemede, zamanaşımı yönünden öncelikle karar verilmesi gerektiğini belirtmiş, zamanaşımı yönünden davanın reddini usul yönünden red sayarak, aşağıdaki ifadelerle hüküm kurmuştur:

Bir davada usul yönünden red sebepleri var ise, davanın usulden reddine karar verilmekle yetinilmesi gerekir. Davanın usulden reddi, işin esasının incelenmesine engel teşkil eder. Davanın hem usulden, hem de esastan reddine karar verilmesi mümkün değildir. Buna rağmen, mahkemece davanın hem zamanaşımı nedeniyle, hem de esastan reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Zamanaşımı def’i ve hak düşürücü sürelere ilişkin itirazlar, usul hukukuna değil, maddî hukuka ilişkin savunmalardır. Bu savunmaların kabul edilerek davanın reddi, davanın usulden değil, esastan reddi olarak nitelenmelidir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin bu hukukî nitelemesi isabetsizdir.

Ayrıca bu kararın gerekçesinde, ödemenin iadesi talebinin hangi zamanaşımı süresine tabi tutulduğuna ilişkin bir açıklama yapılmamış olması, mahkemenin ödemeyi nasıl bir hukuki vasıflandırmaya tabi tutarak değerlendirme yaptığını öğrenme imkanından tarafları ve bizi mahrum bırakmaktadır. Oysa verilen hükmün gerekçesinin ayrıntılı ve açıklayıcı olması zorunludur. Bu, gereği gibi bir temyiz incelemesi yapılabilmesinin de ön şartıdır.

Öte yandan kararda esasa ilişkin diğer hususlar incelenmeden önce zamanaşımı yönünden inceleme yapılarak karar verilmesi gerektiğine ilişkin gerekçe isabetlidir.

Yargıçlarımız, HMK m. 30 (usul ekonomisi) ve m. 142 hükümlerini, Yargıtay kararlarını ve doktrinde bu hususta getirilen eleştirileri dikkate alarak zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerle ilgili kararları ön incelemeden hemen sonra vermeli, davaların gereksiz yere uzamasına sebep olmamalıdırlar.

Dipnotlar:

  1. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin E. 2015/17932 K. 2017/2952 sayılı ve 13.3.2017 tarihli kararı
  2. İlk derece mahkemesi yargılamasında, resmi şekle aykırı bir taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin varlığının ispatı için tanık dinlenmesi ve bu konuda Yargıtay’ın bir açıklama yapmamış olması da ilginç bir nokta olarak not edilmelidir.

Islak imzanın ispat gücü sorgulanmalı…

signascript.jpgGünümüzde bir insan elinin ürünüymüş gibi ıslak imza atabilen makineleri satın almak mümkün olmasına rağmen hukuk düzenimizde ıslak imza hala mutlak bir ispat vasıtası olarak kabul görüyor.

Bir kişinin ıslak imzasını böyle bir makine yoluyla kağıt üzerine basarak o kişinin borçlu olduğuna yönelik haksız iddialarınızı kanıtlama imkanına sahip oluyorsunuz.

Aynı yöntemle kişinin mahkeme önünde suçlu bulunmasına yol açabilecek deliller de üretebiliyorsunuz.

Gerek hukuk usulü gerekse ceza usulünde ıslak imza ile ilgili teknolojik gelişmeleri dikkate alan yeni yasal düzenlemeler yapılmasının ve ıslak imzanın yerini tutabilecek güvenilir ve pratik çareler düşünülmesinin çok acil bir ihtiyaç olduğu kanısındayım.

Bu konuya kayıtsız kalınmasını hayretle karşılıyorum.

İşçilik alacaklarında belirsiz alacak davası

Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi işçilik alacaklarının, somut olayın özelliklerine göre belirsiz alacak davası yoluyla talep edilemeyeceğine ilişkin bir Yargıtay kararı, takip ettiğimiz bir davada elimize ulaştı (22. Hukuk Dairesi E. 2014/14308 K. 2015/24273). Bu yazıda, bu konuya bu karar ışığında kısaca değineceğim.

Belirsiz alacak ve tespit davası, mülga HUMK’da yer almayan yeni bir dava türüdür. 6100 sayılı HMK ile kabul edilmiştir. İlgili hüküm şudur:

Belirsiz alacak ve tespit davası

MADDE 107

(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.

Bu madde hükumet tasarısında yer almamış, Adalet Komisyonu’nda kabul edilmiştir.

Bir davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, aşağıdaki iki şarttan biri gerçekleşmelidir:

  1. Alacaklıdan, davanın açıldığı tarihte, alacağın miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesi beklenememelidir, veya,
  2. Alacaklının, davanın açıldığı tarihte, alacağın miktarını veya değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesi imkansız olmalıdır.

Bir alacak davasında dava konusunun değeri veya miktarı biliniyor veya tespit edilebiliyorsa, bu davanın belirsiz alacak davası olarak açılması usule aykırı olur. Bu durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddine karar verilmesi gerektiği, söz konusu kararda açıkça ifade edilmiştir.

Yargıtay, söz konusu kararında, alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılamayacağını, her davada somut olayın özellikleri nazara alınarak sonuca gidilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Maddenin 2. fıkrasına göre, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini arttırabilir. Örneğin bilirkişi veya keşif incelemesi sonucunda belirlenebilirlik hali ortaya çıkarsa, davacı talebini arttırabilecektir.

Yargıtay, anılan kararında, bu fıkra hükmünden de yararlanarak,

“Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.”

ifadelerine yer vermiştir.

Yazıyı daha fazla uzatarak sizi sıkmadan, bahsi geçen kararda somut olayın özelliklerine göre hangi gerekçeyle karar verildiğine değinerek yazımı noktalamak isterim.

Somut olayda Yargıtay, kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarının işçi tarafından belirsiz alacak davası olarak AÇILAMAYACAĞI sonucuna varmıştır. Bu sonuca varırken,

“… kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı bakımından, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını belirleyebilmektedir. Tazminat hesaplamasında esas alınacak aylık ücrete ek para veya parayla ölçülebilen sosyal menfaatleri de, belirleyebilecek durumdadır. Hal böyle olunca, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı talepleri yönünden, hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken,…”

gerekçesiyle hüküm kurmuştur.

Kararda uzun ve yararlı bir muhalefet şerhi bulunduğunu da not düşerek yazımı sonlandırıyorum.

Süre tutum dilekçesi

Yasal boşluk nedeniyle hukuk uygulamasında kendisine yer bulan “süre tutum dilekçesi” nihayet bir hukuki dayanağa kavuştu… Fakat yasa ile değil, Anayasa Mahkemesi kararıyla… :)

Kararın1 ilgili kısmı:

“Temyiz süresinin, kısa kararın tefhimi ile başladığı durumlarda, temyiz süresini kaçırmak istemeyen davacı veya davalının, temyize dair yazılı iradesini ortaya koyması, usuli bir hak kaybına uğramaması bakımından kaçınılmazdır. Bu nedenle gerekçeli kararın henüz açıklanmamış olması nedeniyle temyiz gerekçelerinin bildirilemediği ve yalnızca temyiz yoluna başvurma isteğinin ortaya konulduğu dilekçeler, uygulamada “süre tutum” dilekçesi adı ile anılmaktadır.

1086 sayılı mülga Kanun’un 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 434. maddesinin üçüncü fıkrasında, gerekli harç ve giderlerin eksik ödenmiş olduğu, temyiz dilekçesi verildikten sonra anlaşılırsa, kararı veren hakim veya mahkeme başkanı tarafından verilecek yedi günlük kesin süre içinde tamamlanmasının, aksi halde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususunun temyiz edene yazılı olarak bildirileceği, verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verileceği hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla, bir temyiz dilekçesi kabul edildikten sonra, harç ve diğer temyiz giderlerine ilişkin eksikliklerin temyize başvuran tarafından tamamlanması konusunda gerekli girişimlerde bulunulması, ilk derece mahkemesinin görevidir. Özetle, temyiz dilekçesi verilmesine rağmen temyiz harç veya masraflarının yatırılmamış olduğu durumlarda, ilk derece mahkemesinin bu konuda başvurucuya yazılı bildirimde bulunarak, eksiklikleri tamamlamaya davet etmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca, ilgili hukuk başlığı altında yer verilen İBK’de (§ 26) eksik harç ödenmesi halinde yapılacak işlemlere ilişkin 1086 sayılı mülga Kanun’un 434. maddesinin üçüncü fıkrasının, harca tabi olmasına rağmen, mahkeme kalemince harcı hesaplanıp ilgilisinden istenmeden ve dolayısıyla harç alınmadan temyiz defterine kaydedilen temyiz dilekçeleri hakkında da kıyasen uygulanması gerektiğine karar verilmiştir.

Somut olayda başvurucunun avukatının, kısa kararın tefhim edildiği ve 10 günlük temyiz süresinin başladığı 11/7/2012 tarihinde İlk Derece Mahkemesine sunduğu “süre tutum” dilekçesi şöyledir:

“Yukarıda esas numarasını belirttiğim dava dosyasında itiraz eden vekiliyim. Gerekçeli karar yazıldıktan sonra temyiz etmek üzere süre tutum dilekçemizin kabul edilmesini saygılarımla arz ve talep ederim. 11.07.2012”

Belirtilen dilekçe, düzenlendiği tarih olan 11/7/2012 tarihinde İlk Derece Mahkemesi hakimi tarafından Mahkeme dosyasına havale edilmiştir. Yukarıda yer verilen mevzuat hükümleri çerçevesinde, hakimin havale işlemi, kanun yoluna başvuru prosedürünün başladığını, dilekçenin hakim tarafından görülerek İlk Derece Mahkemesinin uhdesine girdiğini göstermekte olup, bundan sonra dilekçe hakkında yapılacak işlemlerden Mahkeme personeli ile kanun yoluna başvuran tarafın ortaklaşa sorumlu olacaklarının kabulü gerekir. Buna rağmen, daha sonra Yargıtay tarafından bir temyiz dilekçesi olarak değerlendirilen 11/7/2012 tarihli dilekçesini harçlandırması gerektiği konusunda başvurucuya herhangi bir bilgilendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Gerekçeli kararın tebliğini müteakiben başvurucu, gerekçeli temyiz taleplerini içeren dilekçesini, temyiz harcını da yatırmak suretiyle, 14/8/2012 tarihinde İlk Derece Mahkemesine sunmuştur. Başvurucunun temyiz talebine ilişkin işlemleri olağan bir şekilde yürütmeye devam eden İlk Derece Mahkemesi, dava dosyasını, temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtaya göndermiştir. Dolayısıyla başvurucunun, hangi aşamada hangi işlemleri eksik yaptığını bilip öngörebilme ve eksiklikleri giderme fırsatına da sahip olamadığı görülmektedir. Ayrıca başvurucunun temyiz gerekçelerini içeren dilekçesini kabul ettikten sonra, temyiz dilekçesi için yapılması gereken işlemleri yerine getiren İlk Derece Mahkemesinin bu tutumu, başvurucunun sunduğu “süre tutum” dilekçesini bir temyiz dilekçesi olarak değil, salt temyiz süresini durdurmaya matuf bir ön bildirim olarak değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede başvurucunun, “süre tutum” adı altında sunduğu dilekçesini temyiz başvurusu olarak nitelendirme ve eksikliklerin giderilmesini sağlama noktalarında, İlk Derece Mahkemesince sergilenen pasif tutumun sonuçlarına katlanması beklenemez.

İlgili yasal mevzuat çerçevesinde, dosyasına havale edilen temyiz dilekçesi hakkında, Mahkeme personeli tarafından bir kayıt işlemi yapılması gerekmekte olup, bu işlemin tamamlanması bakımından eksik görülen hususların ve yapılması gerekenlerin, işlemin doğası gereği, başvurucuya bildirilmesi gereklidir.

Ayrıca, temyiz prosedürüne ilişkin kuralları düzenleyen 1086 sayılı Kanun ve diğer ilgili mevzuatta, temyiz süresinin tefhimle başladığı ve fakat gerekçeli kararın henüz açıklanmamış olması nedeniyle, davanın ilgili tarafının temyiz gerekçelerinin ortaya koyamadığı durumlarda, nasıl bir yol izleneceğinin açıkça düzenlenmemiş olması da bu konudaki uygulamanın öngörülebilirliğini zorlaştırmaktadır.

1086 sayılı mülga Kanun’da harca tabi olan temyiz isteğinin, harcın yatırıldığı tarihte yapılmış sayılacağı düzenlemesine yer verilirken, Yönetmelik’te ise kanun yolu başvurusunun, dilekçenin kaydedildiği tarihte yapılmış sayılacağı, kayıt işleminin ise, harca tabi olan işlerde ancak harç ödendikten sonra yapılabileceği düzenlemesine yer verilmiştir. Buna göre temyiz tarihi olarak Kanun’da harcın yatırıldığı tarih, Yönetmelik’te ise dilekçenin kaydedildiği tarihin esas alındığı görülmektedir. Bu çerçevede, belirtilen iki düzenleyici metin arasında, kanun yoluna başvuru tarihinin belirlenmesinde esas alınacak işlem bakımından da bir uyumsuzluk olduğu göze çarpmaktadır.

Sonuç itibarıyla, temyiz başvurusuna ilişkin mevzuattaki eksik ve kendi içinde uyumsuzluk arz eden düzenlemelerin neden olduğu belirsizlik somut uygulamaya da yansımış olup, bu çerçevede, başvurucunun temyiz talebinin reddedilmesinin, mahkemeye erişim hakkı bakımından öngörülebilir ve dolayısıyla kanuni bir müdahale olduğunun kabulü mümkün değildir.

Kaldı ki başvurucu, kanuni süresi içerisinde İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı temyiz yoluna başvurma yönündeki istek ve iradesini ortaya koymuş olup, gerekçeli kararın kendisine tebliğinden altı gün sonra da temyiz gerekçelerini içeren dilekçesini sunmuş ve temyiz harcını ödemiştir. Buna göre, başvurucunun temyiz kanun yoluna başvurma konusunda özensiz bir tutum sergilediği söylenemez.

Açıklanan nedenlerle, öngörülebilir ve dolayısıyla kanuni olmayan müdahale sonucunda, İlk Derece Mahkemesinin nihai kararının hukukiliğini denetletme imkanından mahrum kalan başvurucunun, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”

Tüketici mahkemesinde duruşma zorunlu mu?

Bir tüketici tarafından açılan, konut kredisinde dosya masrafının iadesi hakkında tüketici mahkemesinde görülen davada mahkeme, duruşma yapmadan dosya üzerinde inceleme yaparak karar vermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kanun yararına bozma istemi üzerine inceleme yapan Yargıtay, bu kararı HMK m. 320’de yer alan “mümkün olan hallerde” ifadesinin dar yorumlanması gerektiği, duruşma yapılmadan karar verildiği gerekçesiyle bozmuştur. Ben bu karara katılmıyorum.

Mevzuat

Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), 320/1. maddesinde “Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir.” hükmünü içerir.

Öte yandan HMK m. 27, “Hukuki dinlenilme hakkı” başlığını taşır ve şu düzenlemeyi getirir:

“1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.  (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerir.”

HMK m. 320 duruşma yapılmadan karar verilmesine imkan tanırken, HMK m. 27 davanın taraflarının hukuki dinlenilme hakları olduğunu, açıklama ve ispat hakları bulunduğunu vurgular.

13. Hukuk Dairesi’nin Gerekçesi

Daire, HMK m. 320’de “mümkün olan hallerde” ve ancak ön inceleme aşamasında dosya üzerinden karar verilmesinin mümkün olduğunun belirtilmesi suretiyle yasanın uygulama alanının dar bir çerçevede belirlendiğini kabul etmiş; HMK m. 27’de yer alan hukuki dinlenilme hakkının gereği olarak duruşma yapılmasının zorunlu olduğu yönünde gerekçe belirterek bu kararı bozmuştur.

Yargıtay bu kararında, hukuki dinlenilme hakkının bir yansıması olarak HMK m. 297/1-c’de yer alan, mahkemelerin gerekçeli kararlarında yer alan tarafların iddia ve savunmalarının özeti ve diğer unsurların belirtilmesi gereğini vurgulamıştır.

Değerlendirme

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’ne göre HMK m. 320’de yer alan “mümkün olan hallerde” ifadesinin dar yorumlanması gerekecektir.

Hangi hallerin “mümkün olan hal” kapsamında değerlendirilebileceğine dair kararda nesnel bir ölçüt belirlenmemiştir. Şayet m. 27’de tanınan hukuki dinlenilme hakkı, her halde duruşma yapılması şartı olarak yorumlanırsa esasen mümkün olan bir hal bulmak imkansız da olabilir.

HMK m. 320, basit yargılama usülü kapsamında olan, kanunun 6. kısmında yer alan bir hükümdür. Tüketici Mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır (6502 s. Kanun m. 73/4). Bu nedenle karara konu olayda da mahkeme basit yargılama usulünü uygulamıştır.

Dosya üzerinden duruşma yapılmadan karar verilmesi imkanı, basit yargılama usulünde kabul edilmiş, yazılı yargılama usulünde kendisine yer bulmamıştır. Yasa koyucu, basit yargılama usulüne tâbi işlerin mahiyeti gereği dosya üzerinden karar verilebilmesi imkanını özellikle tanımıştır.

Bu imkanın, esasen, HMK m. 27’de kendisine yer bulan “hukuki dinlenilme hakkı” ile çeliştiği söylenemez; zira taraflar, açıklamada bulunma ve hukuki dinlenilme hakkını mahkemeye sundukları dilekçelerle kullanmaktadırlar. Hukuki dinlenilme hakkı, her zaman duruşma yapılmasını zorunlu kılmaz.

Şayet dosya üzerinden karar verilmesi, tarafların hukuki dinlenilme haklarını daima ihlal etseydi, bu durumda dosya üzerinden karar verilen tüm yargılamaların anayasaya ve adil yargılanma hakkına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükmüne aykırı olmasından söz etmek gerekirdi. Oysa tüm idari yargılamalar kural olarak duruşmasız yapılmaktadır.

Yasa koyucu hakime, basit yargılama usulüne tabi olan davalarda, mümkün olan hallerde dosya üzerinde karar verme konusunda bir takdir hakkı tanımıştır. Bu bilinçli bir tercihtir ve uygulanması gerekir. Yargıtay bu takdir hakkının geniş yorumlandığına ilişkin somut bir neden ileri sürmemiş, kanunu dar yorumlamak gerekir gerekçesiyle kararı bozmuştur. Bunun usul ve yasaya uygun olmadığı kanısındayım.

İlgili karara şuradan ulaşılabilir. 1


  1. Kaynak: 15 Ocak 2015 Tarihli ve 29237 Sayılı Resmî Gazete 

Yargıtay kararı: Avukatının takip ettiği işte asile tebliğ geçersiz

Bir tüketici, konut kredisi alırken kendisinden alınan dosya masrafının iadesi için avukatı aracılığıyla tüketici sorunları hakem heyetine başvurmuş. Hakem heyeti talebi reddetmiş. Bunun üzerine tüketici mahkemesine başvurulmuş ve hakem heyeti kararının iptali talep edilmiş. Mahkeme bu talebi, hakem kararının tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde ileri sürülmediği gerekçesiyle reddetmiş. Yargıtay bu kararı incelemiş ve avukatla takip edilen işlerde asile yapılan tebligatın geçersiz olduğu ve davacı aleyhine sonuç doğurmayacağı gerekçesiyle bozma kararı vermiş. Karara şuradan ulaşabilirsiniz.1

4077 sayılı eski Tüketici Kanunu’nun 22/5. maddesine göre tüketici sorunları hakem heyetleri kararlarına karşı tüketici mahkemesinde 15 gün içinde itiraz edilebilmekte idi. Bu süre yeni Tüketici Kanunu’nda da aynıdır (m. 70/3).

Tüketici sorunları hakem heyetlerinin kararlarının tebliğinde 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uygulanır. Tebligat Kanunu’nun 11. maddesinin ilk cümlesi gereğince, avukat vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat avukata yapılır.


  1. Kaynak: 15 Ocak 2015 Tarihli ve 29237 Sayılı Resmî Gazete